Sınav Öğrencisine Anne Baba Olmak

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
Bu makalenin yayın hakları https://www.sevgiforum.com/ sitesine aittir.

Sınav Öğrencisine Anne Baba Olmak


...benim zamanımda, babamızın yanında...

İletişim nedir, nerede başlar, nasıl bir süreçten geçer, nelerden etkilenir? Sevgili okurlar, bütün bu soruların her biri ele alındığında açılımı geniş birer konu oluştururlar ve kişiden kişiye birbirinden farklı tanımlamalar içerirler. Fakat net olan bir şey vardır ki, iletişim en az iki insan arasında gerçekleşir ve tarafların birbirlerinin farkındalığı temeline dayanır.

Sağlıklı temellere dayalı bir iletişim modeli sınava hazırlanan anne-babanın en güçlü kozudur. Başarı ya da başarısızlık, bu modelin kurgulanma biçiminden dolaylı değil direk olarak etkilenir.

Öğrencilerle yaptığım mini sohbetlerde, aileleriyle olan iletişimlerinin ne türden olduğunu kurdukları ara cümlelerden elde etmeye çalışırdım. Bana genelde, anne-babalarının mimik ve vücut hareketlerini taklit ederek “Benim zamanımda babamızın yanında ağzımızı mı açabilirdik” ya da “Nerede şimdiki imkanlar, biz bütün elbiseleri üç kardeş sırayla giymek zorunda kaldık” ya da “Ben sınıfın en çalışkanıydım, bütün mahalle beni parmağıyla işaret ederdi” dediklerini aktarırlardı.

Bu tür aktarımlarla öğrencilerin ifade etmek istediği asıl şikayet konusu şuydu; “büyüklerimiz bizi anlayamıyorlar”. Yani siz anne-babaya şu suçlamayı yöneltiyorlar; “anneciğim, babacığım, sizler her şeyi kendi döneminizdeki gibi görüyor ve algılıyorsunuz; oysaki o dönemler geçeli yıllar olmuş. Artık benim dönemim başladı ve siz bunu anlamakta zorluk çekiyorsunuz. Ben kendime güveniyorum ama siz bana güvenmiyorsunuz, beni anlayın ve bu durumu kabul edin artık”

Çocuğunun bu tür serzenişlerine muhatap olup onu şikayet için bana gelen bir veliyle karşılaştığımda aklıma hep şu soru gelir: Çocuk olmak, genç olmak nedir ve siz hiç bunları tatmadınız mı?

Sevgili veliler, iletişim için gelin ilk adımı atalım, geçmişe hani o hataların ve yaramazlıkların, yer yer bıçkınlıkların ve isyan edişlerin olduğu o deli çağlara dönelim –boşuna dememişler “delikanlı” diye, kan o çağda aklıselim aksaydı ifade de farklı olurdu herhalde-.


büyümek = geçmişi unutmak.


İletişimi zora sokan hataların belki de en ciddisi üstte gördüğünüz eşitlemeden kaynaklanmaktadır. Anne-baba, gençlik çağlarında yaptığı hataları unutur ve hata yapmayan bir çocuk beklentisiyle çırpınır dururlar. “ben sana dememiş miydim” demek ebeveyni tatmin eden en güçlü cümledir. Halbuki; gençliğinde kendi anne-babası benzer davranışları yüzünden onu engellediği ya da cezalandırdığı zaman onları suçlayan da yine bu ebeveynlerdir.
 


Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
çalışırsa yapar


...çalışırsa yapar...



Psikolojik Danışman kimliğiyle görev yaptığım eğitim kurumlarında velilerin içine düştüğü genel yanılgılardan birisi şu iki kelime olarak karşıma çıkmıştır: “çalışırsa yapar”. Aslında kelimenin ortaya koyduğu mantığı yadsımak mümkün değil. Elbette, bir iş için bir gayret, bir çalışma söz konusuysa sonuçta en kötü ihtimalle bir ilerleme ortaya çıkacaktır.

Bu iki kelimede gizli kalan yanılgı, çalışmanın kendisi değil çalışmanın ortaya konulma biçimidir. Kısaca, başarısızlık yeterince çalışmamanın eseri midir, yoksa yöntemin doğru kurgulanmaması mıdır?

İşte kendinizi test edebileceğiniz bir örnek: Çocuğunuzun ne tür bir çalışma içinde olursa kendinizi huzurlu hissedersiniz?

A) Odadan çıkmazcasına çok çalışırsa

B) Günün uzun bir kısmını ders çalışmaya ayırırsa

C) Öğretmenlerinin tavsiye ettiği süre kadar çalışırsa

D) Başarılı olacak kadar çalışırsa

E) Bu konuda net fikrim yok

Konferanslarda velilere buna benzer sorular yönelttiğimde karşıma hep “C” seçeneği çıkar. Samimi olmak gerekirse, iki şeyi çoğu zaman ayırt edemiyoruz; içimizdeki cevap ile karşımızdakilerin beklediği cevap. Aslında bu sorunun doğru cevabı D seçeneğidir. Çünkü, başarıyı elde etme sonucuna odaklı ve bunu en net biçimde ifade eden tek seçenek odur. C seçeneğinin tercih edilme sebebi, bir açıdan öğretmenlere olan güven diğer açıdan ise toplumsal beklentilere en uygun nitelikte olmasıdır. Peki zihinlerdeki seçenek nedir? Samimi olalım, A ve B seçenekleri değil mi? O halde, sınavda başarının nasıl örgütlendiğinden bahsetmek gerekiyor. Şimdi bunu ele alalım.

Çünkü genel ve yanlış olan kanaat şudur; öğrenci ne kadar ders çalışırsa o kadar başarılı olur. Bunu nereden mi biliyorum, kendinizi ve çevrenizi lütfen test edin, çoğu kişinin çalışmanın getirisinden çok süresiyle ilişkili cümleler kurduğunu göreceksiniz.

Başarısızlık halinde aileler ne tür cümleler kurar: “eğer daha fazla çalışsaydı başarılı olurdu” ya da “yeterince çalışmadı” cümleleri size yakın geldi mi? Evet, çok az insan çocuğunun yetersizliğini kabul edebilir; çoğunluk aynı şeyi söyler; “benim çocuğum aslında çok zeki ama yeterince çalışmıyor”. O zaman bir karşı soru sorayım “Çok zeki bir insan nasıl olur da geleceğini kurgulamak gibi temel bir konuda hata yapar; hem çok zeki hem çok basit düşünüyor, sizce burada bir çelişki yok mu?”
 

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
dershane süreci başarı için yeterlimi


...on aylık bir dershane süreci

başarı için yeterli mi...



Dershanedeki öğretmenlerin şikayeti: “hocam, öğrenci çok zayıf, toplama çıkarmada dahi işlem hatası yapıyor. Veliye durumu açıklamaya çalışıyoruz, anlamıyor”. Velinin şikayeti: “hocam, çocuğu dershaneye verdik, aylar geçti hala bir gelişme yok; vallahi dünyanın masrafını yapıyoruz, demek ki çocukla yeterince ilgilenilmiyor”.

İki taraf da haklı; şimdi siz bana Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi her iki tarafa da hak verdiğimi söyleyebilirsiniz. Ama işin aslı bu; çünkü, iki tarafta gayret ediyor, mesai harcıyor, masraf yapıyor ve sonuçta beklentilere ulaşılamıyor. Peki neden?

Birincisi, başarı nelerden etkilenir ve SBS ya da Üniversite Giriş Sınavı’nda neler ölçülür bunun netlikle ortaya konması gerekir. Eğer bu sınavlar 10 aylık bir süreci ölçüyorsa veliye hak vermek gerekir. Oysaki hem SBS hem de Üniversite Giriş Sınavı yani YGS-LYS kısa bir süreçteki çalışmayı değil toplamdaki birikimi ölçen sınavlardır. Kısaca, doğduğunuz andan itibaren biriktirdikleriniz ve bu güne taşıdıklarınızdan sorgulanıyorsunuz.

Hangi ortamda doğdunuz, sağlık durumunuz, mizaci özellikleriniz, hayatı algılayış biçiminiz, ailenizin eğitime bakış tarzı, çevrenizdeki insanların size verdiği önem, elde ettiğiniz özgüven, ilköğretimdeki süreç, öğretmeninizin size yaklaşım biçimi, ilgilerinizin tatmin edilme biçimi, Matematik dersi size sevdirildi mi yoksa nefret mi ettirildi, arkadaşlarınızın sizi yönlendirmesi, akraba ve komşular tarafından sık sık başka kişilerle kıyas edildiniz mi, sınav aileniz tarafından nasıl algılanıyor, sınav doğal bir süreç olarak mı algılatıldı yoksa bir ölüm kalım savaşı olarak mı gösterildi, öğrenci olarak sınava karşı nasıl bir bakış açısı geliştirildi...

Evet, saymaya kalksam herhalde birden fazla sayfayı dolduracak kadar sorgu cümlesi bulabilirim. Şimdi şu soru aklınıza gelebilir; “hocam bunların hepsi sınavdaki başarı üzerinde etkili mi?”. Cevabım oldukça net: “EVET”. Belki her birinin etkisi eşit oranda değil ama kesinlikle her birinin bu başarı çorbasında tuzu var. Örnek ister misiniz: “Karamsar bir öğrenci veya öz güven problemi yaşayan bir öğrenci ile bu tür sıkıntıları olmayan iki öğrenci -aynı zeka düzeyinde olsalar dahi- aynı ruh haliyle mi soruları çözerler?” ya da “Matematik dersi her yıl kendisine kâbus olmuş öğrencinin dershanede Matematik dersi öğrenme süreci ile bu dersin sevdirildiği öğrencinin aynı dershane aynı sınıfta Matematik dersi öğrenme süreci aynı mı olur?”

Unutmayın, ayrıntıların her biri bütünün parçalarıdır. Basit bir benzetmeyle, boynunda kolye taşıyan bir insan düşünün. Bu kolye yüzlerce zincirin birbirine geçmesiyle oluşmuş olsun. Bir halka eksik ya da fazla bir önemi var mıdır, hayır. Ama halkalardan biri açıldığında diğer yüzlerce halka önemini yitirir. Bütün halkaları birbirine geçmiş haldeyken koşarken boynunuzdan çıkmayan kolye, bir halkanın kopmasıyla birlikte, hareketsiz duruşunuzda dahi boynunuzdan akıp gider; buna sebep basit bir halkadaki problemdir.

Şimdi bütün bunların üzerine şunu da iddia etsem acaba fazla mı ileri gitmiş olurum: Sınav saatini değiştirirseniz Türkiye birincisi de değişebilir; hatta şunu da ilave etsem, ilk bin derecedeki her öğrenci -sınav saatiyle oynarsanız- Türkiye birincisi olma ihtimalini taşır diye.

Evet aslolan kolyedir ama onu da halkaların toplamı oluşturur. Kısaca,



Halkalar ne kadar sağlam ise, kolye de o kadar güçlü olur.
 

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
kimin doğrusu en doğru


...kimin doğrusu en doğru...



Öğrencisi sınava hazırlanan her bir anne-baba çocuğunun başarılı olması için ciddi gayret sarf eder. Bazen ailelerin öyle fedakarlıkları söz konusu olur ki, dışarıdan izleyen bir insan olarak, ailenin gösterdiği bu özveri karşısında çocuğun en küçük bir umursamaz davranışı bırakın ailesini sizi bile rahatsız eder.

Bir seminerde velinin birisi benden özel ders hocası bulmam için yardım istemişti. Öğrencisinin dershaneye gidip gitmediğini sordum; olumlu cevap aldım. Çocuğunun başarı durumunu sordum; o da olumluydu ama imkan verirse çocuğunun daha fazlasını yapabileceğine inandığını söyledi. Veliyle ilgili olarak, “ekonomik durumu çok iyi ve bunu çocuğu için artıya dönüştürmek isteyen birisi herhalde” diye düşündüm. Yanılmışım. Veli, bir bankada memur olarak çalıştığını ve bankanın çalışanları için kullandırdığı krediyi çekip özel ders parası yapacağını söyledi.

Sevgili okurlar, buna benzer o kadar çok anne-baba fedakarlık örnekleri var ki, zaten siz de bunu yaşayanlardansınız. Evet, anne-baba olmanın gereği de bu değil midir zaten. Peki yaptığımız bu fedakarlıklar bize ne tür haklar verir; mesela çocuğumuz için bütün yaptıklarımızı hatta O’na rağmen yaptıklarımızı doğru kılar mı?

Birçok anne-baba tanırım; karşılarında kendimi noter memuru gibi hissederim. Onlar, benim tavsiyelerimin değil kendi yapmak istediklerini onaylatmanın peşindedirler. Bir velimin, öğrencisine Hukuk tercihi yaptırmam için, çocuğun arkasına geçip ona sezdirmemeye çalışarak bana kaş-göz hareketi yapmasını hatırlıyorum da, bu durum gözümün önüne geldikçe hala gülümserim.

Hiçbir anne-baba bilerek hatalı davranmaz; sadece her anne-baba kendi doğrusunu oynar. Aynı durumla ilgili birbirine aykırı o kadar çok veli tepkisi ve yönlendirmesi var ki. İşte bu noktada en kritik soru karşımıza çıkar; “aynı konuda birbiriyle çelişen iki doğru olmayacağına göre hangi doğruyu esas alacağız?”

Aslında her velinin beklentisi benzerdir: öğrencisinin sınavda başarılı olması. Farklılık, hedefe ulaşma biçiminde oluşuyor. Peki, doğruyu ne verir, cevap basit:

“Eğitim alanında yapılan bilimsel çalışmalar”

Bu kitabı kaleme alan kişinin de zaten yaptığı budur. Psikoloji’nin çalışma alanlarından birisi olan “Eğitim Psikolojisi”nin bilimsel nitelikli sonuçlarına dayanarak sınava hazırlanan öğrenci ve velisinin neler yapması ve yapmaması gerektiğine dair bilgiler sunmak.

Evet sevgili okurlar, eğer siz de bir sınav öğrencisi velisiyseniz mutlaka Eğitim Bilim’in verilerini baz alarak sınava hazırlık sürecini yorumlayacaksınız. Eğer, “ben zaten bu işin doğrusuna hakimim” diyorsanız bu kitabın bundan sonra size kazandıracağı bir şey yok demektir; kitabı bırakabilirsiniz.

Eğer okumaya devam ediyorsanız, ilk aşamada bazı velilerin sıklıkla kullandığı “ben her şeyi onun iyiliği için yapıyorum” söyleminden bahsederek konuya gireceğim.
 

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
çoban ve koyunlar


...çoban ve koyunlar...


Şimdi size bir düşünme sorusu yöneltiyorum:

Koyunları uçuruma yaklaşınca tehlikeden uzak tutmak için onlara taş atan çoban hakkında koyunlar sizce ne düşünüyordur?

A)Ne düşünceli bir çobanımız var

B)Kafam yarıldı ama attığı taşa değdi

C)Bu adamda taş atma hastalığı var

D)Kurban Bayramı’na doğru kaçarım ben ağabey

E)Yine taş atıyor bu adam, yakınlarda uçurum mu var?

Çoban açısından durumu düşündüğümüz zaman, koyunların hayatını korumanın gururuyla yaptığı işi savunacaktır; hatta bu taşlamadan dolayı kendini bir kahraman gibi hissedecektir. Peki, koyunlara akıl verecek olsak bunu nasıl algılarlardı. Bana “C” seçeneği gibi geldi. Siz ne dersiniz?

Gelin bu örneği çoban=veli, Koyun=öğrenci ve uçurum=sınav olarak benzeştirelim (eskilerin deyimiyle teşbihte hata olmaz, kimse alınmasın). Veli öğrencisini sınavın olumsuz etkisinden korumak ve kollamak istiyor. Dolayısıyla niyeti olumlu olmakla birlikte dışa vurduğu davranışlarla öğrencisini sıklıkla incitiyor. Öğrenci, velisinin incitici davranışlarındaki niyeti değil, direk davranışı görüyor ve karşı tepki geliştiriyor.

Veliye soruyoruz; “ben onun iyiliği için böyle yapıyorum, ileride beni anlayacak”. Öğrenci ; “hep kızılan ve hafife alınan benim, bıktım artık, beni anne-babam anlayamıyor”. İslam inancında, “ameller, niyetlere göredir” cümlesi davranışları yorumlamada çok önemsenir.

Yani bir insanın davranışı kötü bir sonuç verse dahi, niyette iyilik varsa bu davranış günah olarak nitelendirilmez. Bu durum maalesef veli-öğrenci iletişiminde genel-geçer değildir. Öğrenci, ebeveyninin niyetini değil amelini yani davranışını esas alarak hareket eder. Eğer veli davranışındaki nedenselliği açık bir biçimde ortaya koyabilmişse, genelde iletişimde sıkıntı yaşanmaz. Fakat, niyet perdelenerek hareket ediliyorsa, iletişimde sıkıntı kaçınılmaz olur.

Siz, değerli okurum; lütfen koyunlarına taş atan çoban olmayınız. Çobanın şansı yok, koyun laftan anlamaz, ancak uyarı amaçlı atılan taşlar onların uçuruma düşmesini engelleyebilir. Oysa siz, söylendiğinde algılayabilecek ve anlayabilecek “insan”la karşı karşıyasınız. Davranışlarınızın gerekçesini gerekirse sözle ifade edin; “bağırmak iyidir, yoksa şımarır” , “eleştirirsem gevşemez, çalışmaya devam eder” gibi sözlerle iletişim kanallarını kapatmayınız.

Gerekirse kızma hakkınızı kullanın, beklentilerinizi gerçekleştirmediği için eleştirin ama bunlar sadece kızma ve eleştirme olarak kalmasın. Kızma ve eleştirme nedeninizi net olarak ifade edin; aksi takdirde onun başarısı için ortaya koyduğunuz davranışın arka planındaki sevginiz fark edilmez, sadece kızgınlığınız ve eleştiriniz akılda kalır.
 

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
beklentiler ve gerçekler.


...beklentiler ve gerçekler...

Bir yetkili açıkladı: “iktidara gelince sınavları kaldıracağız”. Ne de çok söylendi bu tür sözler, ne de çok muhatap olduk bu tür cümlelerle. Her sınava hazırlanan öğrencinin, her sınava öğrenci hazırlayan velinin beklentisi bu; kolayca, yıpranmadan istenen okulu elde etmek. Peki ya gerçekler...

Öncelikle, çoğunluk tarafından doğru sanılan “yurt dışında istediğin okulda okuyabiliyorsun, Türkiye’de ise bu imkansız” ifadesini düzeltmek istiyorum. Çoğu gelişmiş ülkede ilgi alanınızı tatmin etmek için istediğiniz alanda eğitim alma hakkı size sunuluyor ama istediğiniz okulda okumak her ülkede ciddi çaba gerektiriyor. Nasıl ki Türkiye’de bir tane Galatasaray Lisesi, bir tane Boğaziçi Üniversitesi var, öyle de Cambridge, Oxford gibi okullar da bulundukları ülkede birer tane. O yüzden, Oxford okumak için buradaki gibi sıkıntılı bir süreçten geçmeniz gerekiyor. Kısaca, kaliteli ve nitelikli eğitim her ülkede çaba ve emek gerektiriyor.

Ülkemizdeki en büyük eksiklik, nüfus ve nitelikli eğitim alınabilecek okullar arasında ciddi bir orantısızlık olması. Peki, bu gerçek kısa sürede düzelebilir mi? Hayır. Çünkü “okul = bina” demek değildir; okul demek dolu dolu eğitim, yetişmiş eğitimci demektir. Kısa sürede, bu kadar nitelikli eğitmen yetişemeyeceğine, dolayısıyla yüzlerce okul, üniversite açılamayacağına göre önce şu gerçekleri kabul etmek gerekiyor;


*Üniversitelerin sınırlı sayıdaki kontenjanı, nitelikli üniversite sayısı kısa sürede artmayacaktır.


Üniversiteler, arzu edilen gözde liseler sınırlı sayıda; buna karşılık gelen talep (buralarda okuma arzusunda olan kişi sayısı) ise bunun kat be kat fazlası ise sınav kaçınılmazdır. Siyasi yatırımcılar gibi “sınavı kaldıracağız” deseniz bile yerine ne koyacaksınız? Sınav yapmazsanız, bu dengeyi sağlamak için ne yapacaksınız? İnsanları doğum yerlerine, ekonomik durumlarına, göz renklerine göre sınıflandıracak ve bunun sonucunda mı kazanıp kaybettiğine, hangi okula gideceğine karar vereceksiniz? Aslında, sınav bir ayrımcılık değil bir eşitliktir. O halde;


**Sınav yapma zorunluluğu kısa sürede değişmeyecektir.


Çocuğunuz belli özelliklerle doğmuştur; bu özellikler günübirlik değişimlere uğramazlar. Onun bazı özellikleri doğumla birlikte gelir; psikolojide doğumla gelen bu özelliklere “mizaç (huy)” denir. Bireyin mizaci özellikleri (asabi olma, soğukkanlı olma gibi) kolay kolay değişmezler; belki kontrol altına alınabilirler. Ör: Olaylar karşısında çabuk panikleyen bir öğrenci soğukkanlı kılınamazsa da, eğitim yoluyla ona çabuk panikleme durumunu kontrol altına alabilmesi öğretilebilir. Çocuğunuzun zeka, algılama gücü, yetenek gibi potansiyelleri de mizaci türdendir.

Çocuğunuzun doğumdan sonra, çevresel faktörlerle etkileşimi ve aldığı eğitim sonucu elde ettiği özellikler ise onun “karakter” oluşumunun parçalarıdır. Karakter, sonradan elde edilen, değişime açık özelliklerdir (dürüst olma, çalışkan olma gibi). Kişinin mizaci özellikleri karakteristik yapısını destekleyici olabilir. Ör; aynı ortamda büyüyen iki kardeşten biri diğerinden daha çalışkan olabilir. Bu durumun bir nedeni, çalışkan olan kardeşin mizaci olarak buna daha yatkın olması da olabilir.

Karakteristik yapı, değişime açıktır demek bu yapının çok kolay değişebileceği anlamına gelmez. Zamanla oluşan yapının değişimi de elbette belirli bir zaman alacaktır. Bu durumda;


***Çocuğunuzun temel özellikleri kısa sürede değişmeyecektir.


Sınavda sorgulanan şey öğrencinizin anlık bilgi durumu veya dershanedeki on aylık çalışması değildir. Sorgulanan şey, uzun sürede elde ettiği birikimidir. Bu birikimi oluşturmak ve olgunlaştırmak belirli bir süreç gerektirir. O halde;


****Çocuğunuzun bilgi-birikimi kısa sürede değişmeyecektir.


Çocuğunuzun etkileşimde bulunduğu insanları düşünün: aile büyükleri, akrabalar, oyun arkadaşları, komşular vb. Bu insanların tavır ve davranışları, çocuğunuz üzerindeki etkisi belirli bir düzeydedir. Eğer aile büyüklerinden birisi çocuğunuzu başka bir aile bireyinin başarısını baz alarak kıyaslıyorsa, bu durumun çocuğunuz üzerindeki etkisini ve de aile bireyinin bu davranışını hemen değiştiremezsiniz. Kabul edilmelidir ki;

***Çocuğunuza yönelik yakın çevrenizin davranışları da kısa sürede değişmeyecektir.


Sevgili okurum, bu kısa sürede değişmeyecek durumları daha da çoğaltmak mümkün, gerek sözü uzatmamak gerekse bunların zaten farkında ve bilincinde olmanız açısından kısa kesiyorum.

Peki, bu kolay değişmezlerden neden bahsettim? Nedeni oldukça basit. Bazen bilmekle bunu hayata uyarlamak arasındaki farkı kaçırıyoruz. Yukarıdakileri biliyoruz ama bazen bunun tersi gerçekmiş gibi yapıyoruz. Nasıl mı?

Örneğin, çocuğumuzun ilköğretimde ve lisede pek de parlak bir Matematik geçmişinin olmadığını biliyoruz; ama dershanenin 3.ayında çocuğumuzun Matematik dersine giren öğretmenini sıkıştırıyor ve “hocam pek ilerleme göremedim, Matematik 1–2 net artmış, neden yapamıyor” diyerek 11 yılda elde edilemeyeni üç ayda bekliyoruz.

Başka bir örnek, çocuğumuzun başkalarıyla kıyaslandığında daha zeki ve başarılı olmayacağını biliyoruz ama çevresindeki başarılı öğrencileri örnek vererek ona baskı yapıyoruz. Bu durumda çocuğumuzun potansiyeli asla değişmiyor; belki de çalışmaktan ve bir yeri kazanma zorunluluğunda olmaktan daha da nefret ediyor.
 

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
korkmayın, sınav eşitliktir


...korkmayın, sınav eşitliktir...


Bir önceki bölümde, öğrenciyle ilgili kısa sürede değişmeyen durumlardan bahsettim. Bazı okurların aklına şu gelebilir; “bir şeyler değişmeyecek, öğrencimiz potansiyelinin sınırlarına hapsolacaksa, neden bu kadar masrafa giriyor ve boşuna çaba sarf ediyoruz?” .

Sayın veliler; eğer sınavın ve ölçüm sisteminin tam mantığı kavranırsa, aslında kısa sürede değişmeyecek durumların zannedildiği gibi problem oluşturmadığı da anlaşılacaktır.

Size satır aralarından birinde, “aslında sınav bir eşitliktir” demiştim. Şimdi bu sözü açıklayarak duruma netlik kazandırayım. Sayın velimiz, gerek SBS gerekse YGS-LYS’de sizin çocuğunuzun asla zekası, doğumdan getirdiği artılar, yetenekleri ölçülmüyor. Ölçülen şey, yaşına ve aldığı eğitime uygun bilgi ve yorumlama gücüdür. Sınava katılan kişi sayısı kontenjandan fazla olduğu için mutlaka bir eleme gerekiyor ama burada unutulmaması gereken bir şey var; bu sınavı kazanmak için şart olan çalışmaktır; daha zeki olmak sadece öğrenme sürecini kısaltır.

Bazı velilerimizin başarısızlıklar karşısında savunma mekanizması olarak kullandıkları bir cümle vardır “bizim çocuk çalıştı ama sınavı yapacak kadar zeki (yetenekli) değil”. Bu cümle tamamen yanlıştır.

Bir öğrenci okul hayatında istenen düzeyde başarı gösteriyor, sınıfını geçebiliyorsa;

1-Zeka özürlü olması mümkün değildir.

2-SBS veya YGS-LYS’nin onun potansiyelinin üstünde olması da mümkün değildir.



Bu tür sınavlarda başarılı olmak için gerekli en önemli şart: Çalışmaktır. Öğrencinin zeka düzeyi, ailesinin ona bakışı, çevresi, mizaci özellikleri, çocukluktan beri biriktirdikleri elbet ki onun başarısında etkin rol oynayacaktır ama unutmayın ki bu tip sınavlar çalışmayla, bol egzersizle kolayca üstesinden gelinebilecek yapıdadırlar. Çalışma dışındaki şartların, sınavda başarılı olmaktan ziyade Türkiye derecesi yapma ya da çok istenen okullardan birini sınava girdiği ilk yılda kazanabilmede artı-eksi bir değer katabileceğini düşünüyorum. Ör: Çok iyi bir Sayısal alt yapısı olan bir öğrencinin bu alanda alt yapısı zayıf bir öğrenciye göre ilk yıl daha şanslı olduğu söylenebilir. Ama bu üstünlük ikinci yıl için de geçerlidir diyemeyiz; öğrenme aktivitesinde iki yıl oldukça uzun bir süreçtir.
 

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
tersi doğru bilinenler


...tersi doğru bilinenler...


Sevgili okurlar, inşallah bu satırları sıkılmadan okuyorsunuzdur. Bu bölümde size, halkın geneli tarafından yanlış bilinen aşağıdaki iki doğrudan bahsedeceğim.

1-Çok çalışmak değil, verimli çalışmak başarıyı artırır

2-Baskı yaparak değil çalışmayı sevdirerek başarıyı artırabilirsiniz

Maalesef, bu iki ifadenin tersi genelde veli davranışı olarak ortaya çıkar. Size “çalışırsa yapar” bölümünde benzerini uyguladığımız çoktan seçmeli bir örnek;

Soru: Aşağıdakilerden hangisi sizin çocuğunuzun çalışma davranışı olsun isterdiniz?

A)Okuldan eve, evden okula

B)Başarılı olacak kadar

C)Çalışmasa da olur

D)Öğretmeni ne kadar istiyorsa

E)Hep çalışsın, işi ne


Disiplini, çalışmanın sadece ön koşulu değil kendisi de gören veli yaklaşımı A seçeneğidir. Çocuktan yana göstermelik bir tavır koyan veya çocuğuna aşırı güvenen veya eğitimli olmayı ön planda tutmayan veli yaklaşımı C seçeneğidir. İşi başkalarına havale etmeyi veya eski tarz “eti senin kemiği benim” eğitim anlayışını savunan yaklaşım D seçeneğidir (bu seçenek doğruya en yakın 2. seçenektir, buradaki yaklaşıma tümüyle yanlış diyemem).

Öğrencilik hayatı çok başarısız (okulun kıymetini sonradan anlayan) veya tam tersi hayatı sadece okul olup sosyalleşemeyen veli yaklaşımı E seçeneğidir. Hedefe başarıyı koyup, çocuğun ders çalışmak dışında da bir faaliyet alanının bulunduğunu kabul eden anlayış B seçeneğidir (doğruya en yakın seçenek budur).
 

Zeynep

Editör
Katılım
13 Eyl 2019
Mesajlar
175
Tepkime puanı
59
sizce başarı nedir ?



...sizce “ başarı ” nedir ?...

Sizce “başarı” nedir? Çocuğunuz ne yaparsa onu başarılı kabul edersiniz?

Aşağıda size birkaç çeşit öğrenci tiplemesi sunuyorum. Çocuğunuzun yapısal özelliğini bir an için unutun ve hangisinin sizin olmasını istediğinizi düşünün:


1.çocuk:Anne ve baba, bütünüyle çocuklarının okul ve dershane başarısına odaklanmıştır. Çocuk tekdüze, otomatik bir disiplin havasıyla yetiştirilir. Her şey başarılı olma üzerine kurgulanmıştır; çocuk diğer insani değerlerin varlığının farkında dahi olamamıştır. Önemli olan sınıfta ve sınavda en üstte olmaktır.

2.çocuk:Anne-baba tarafından çocuğun başarılı olması için gerekli destek verilir. Çocuk başarılı olduğu müddetçe destek hiç eksiltilmez, ödüllendirmeden kaçınılmaz. Çocuk başarısız olduğunda ise, çocuğun kendini değersiz hissetmesi sağlanır; çocuk başarılı olunca varlığıyla gururlanır, başarısızlık halinde kendiyle hoşnut olmaz. Çocuk için başarılı olmak ile varolmak hemen hemen eşittir.

3.çocuk:Anne-baba, başarı ve başarısızlığı hayatın birer parçası olarak çocuğuna algılatır; çocuğun olumsuzlukları olumluya nasıl çevirebileceği hususunda yol gösterirler.

4.çocuk:Anne-baba, çocuğuna olumlu davranışlarında destek verir, olumsuzlukları ise önemsemez; çocuk başarısızlıklardan dolayı rahatsızlık hissetmez.

Her çocuk tiplemesi, aynı zamanda ailenin hayata bakış açısının ve beklentilerinin yansımasıdır. Her zaman yaptığımız gibi bu öğrenci tiplemelerinin hangi bakış açısıyla seçildiğinden bahsedelim:

Birinci çocuk tiplemesi, hayatı başarıyla özdeşleştiren ve yenilgiye asla tahammülü olmayan aile tipinin idealidir. Hayattan beklediğini bulamamış, toplumda kendisine gerekli önemin verilmediği hissini içinde duyan, kendi öğrencilik döneminde sadece başarıya önem vermiş ya da ciddi başarı eksikliği hissedip bu açığı çocuğunda kapatmaya çalışan velilerin ideal tiplemesidir.

İkinci çocuk tiplemesi, çocuk eğitiminde arayış içinde olan, çocuğu olumluya itmek için hep başarılı olmadan bahseden ama başarısızlık karşısında da görmezden gelmenin en etkili yöntem olduğunu savunan velilerin ideal tiplemesidir.

Üçüncü çocuk tiplemesi, hayatın gerçeklerini (başarı ve başarısızlığın doğal yapısını) kabullenmiş, başarısızlığın kendisinden değil başarısızlıktan ders alınmamasından endişe duyan veli tiplemesidir. Bu veliler için çocuğun başarısız adımları, aynı zamanda öğretici ve deneyim sağlayıcı adımlarıdır.

Dördüncü çocuk tiplemesi, çocuğunu gerçek hayattan soyutlayan, onun incinmemesi için yalancı bir dünya kurgulayarak gerçeklikle yüzleşmesini önleyen velilerin ideal tiplemesidir.



Yukarıdaki öğrenci tiplemeleri ve veli seçimleri arasındaki ilişki çok fazla detaylandırılmadan ifade edilmiştir. Psikoloji, kanunlarla değil genellemelerle yürüyen bir bilimdir; bu yüzden yukarıdaki eşleştirmeleri kesin ve değişmez eşleştirmeler olarak algılamamalı, bunlardan herhangi birine mutlak uygunluk aranmamalıdır. Bazı aile tiplemelerinde birden fazla neden ve birden fazla tepki iç içe olabilir.

Şimdi, bu dört öğrenci tiplemesinin ileriki dönemlerde genelde nasıl bir çizgide yürüdüklerinden de bahsedelim.



Birinci çocuk tiplemesindeki öğrenci, sınavı kazansa da kaybetse de, çevresine ve kendisine güven duygusu oluşturmada, kendine olan özsaygısını geliştirmede sıkıntılar yaşar. Evlenirken dahi sıcak bir sevginin mi yoksa bir şeyi başarmanın mı en etkili unsur olduğunu net olarak bilemez. Ben bu tür tiplemelerin evliliğinde biraz esprili olarak şunu düşünürüm; “evlendiği kızı sevdiğinden değil, herkes en güzel gelin adayı olarak onu gösterdiği için, başkalarının önünde olabilmek adına seçer”.

İkinci çocuk tiplemesindeki öğrenci, başarı ile kişiliğe saygıyı eşdüzey algılar. Zamanla iyi olma ile başarılı olma arasında güçlü bağlar kurar; yani başarısız olan bir kişinin iyi bir insan olma hakkının olmadığı kanaati gelişir. Başarısızlığa tahammül edemez; sınavlara ciddi kaygılarla girer. Kendi için yaşayamaz, başkalarının gözündeki yeri her şeyden önemli olur. Bencil ve kaygı dolu bir insana dönüşebilir.

Üçüncü çocuk tiplemesindeki öğrenci, başarı kadar başarısızlığı da hayatın bir parçası olarak görür. Olayları kişileştirmeden algılar ve bir başarısızlık yüzünden hayat enerjisini yitirmez. Çevresinin bakış açısını gözetmekle birlikte kendi için yaşamayı da becerir (ülkemizde birçok birey bunu maalesef başaramadığı için başkalarının güdümünde bir ömür sürerler). Üniversite sınavında ilk sıralarda başarı gösteren öğrencilerin geneli bu türdendir.

Dördüncü çocuk tiplemesindeki öğrenci, hayatı istediği zaman sonucunu değiştirebileceği bir senaryo gibi algılar. Ailenin koruyucu rolü, hayatın gerçekleriyle zamanında yüzleşmesini engeller. Her olumsuzluğu istediği zaman değiştirebileceğini zannederek hayat sürer “Alice harikalar ülkesinde”. Başarılı olmak için gerekli olan pozitif motivasyon ve hırs ya yoktur ya da kısa sürelidir. Bu tür öğrenciler çabuk vazgeçme eğilimindedirler.
 

ikra

Yönetici
Katılım
12 Eyl 2019
Mesajlar
576
Tepkime puanı
479
.bizim kız bu yıl sınava girecek, eyvah ne yapacağım?


...bizim kız bu yıl sınava girecek, eyvah ne yapacağım?...

Yıllar gelip geçer ve beklenen yıl gelir. Sıkıntılarına zoraki ortak olduğunuz, “ne de çok şikayet ediyor bu” diyerek içinizden kızdığınız komşunuzun ruh hali sizde de görünmeye başlar. Evet, bu yıl sizin çocuğunuz sınava girecek, peki siz ne durumdasınız, nasıl bir başlangıç yapacaksınız, size düşen rol nedir?

Bakın komşunuz bıyık altından size gülüyor. “gördün mü?” der gibi bir hali var. Evet stres, sıkıntı ve sızlanma sırası sizde.

Bir çok velinin sezon başlangıcında gözlerinde gördüğüm panik hali zamanla alışkanlığa veya boş vermişliğe veya katı disipline hatta kabusa dönüşüverir. Gelin “başlangıçta neler yapılmalı”yı beraber oluşturalım; işi kolaylaştırmak için de kronolojik sırayı takip edelim.


*Ara sınıflardaki performansa dikkat. Birçok öğrenci için sınava hazırlık son yıl ciddiye alınacak bir aktivasyonmuş gibi gelir. Oysa önceki başlıklarda da bahsi geçtiği şekliyle, SBS ve YGS-LYS son on ayın değil yıllarca süren birikimin sorgulandığı yapılardır. Öğrencinizin okul başarısını lütfen çok önemseyin. Özellikle YGS-LYS’de öğrencinin kendi okulundaki başarı durumu ile okulun kitlesel başarısının birlikte oluşturduğu AOBP (Ağırlıklı Orta Öğretim Başarı Puanı)’nın öğrencinizin gideceği okulu çok ciddi bir biçimde etkilediğini burada söylemek istiyorum (orta düzeyde bir lisede okuyan başarısız bir öğrencinin yüksek puanla dahi Boğaziçi veya ODTÜ’yü kazanma olasılığı sıfıra çok yakındır desem, sanırım işin ciddiyet boyutunu biraz göstermiş olurum); neyse bu konuya ileride detaylı değineceğim.

O halde öğrencinin okul derslerini takip etmek ve zamanında müdahale etmek sizin görevlerinizden biri olacaktır. Birçok öğrencinin son yıla kadar bu konuyu ciddiye almadığı, AOBP’den dolayı yıllarca sınava girmek zorunda kaldıklarını çok fazla sayıda görmüş biri olarak sizlerin hassasiyetinize işi havale etmek zorundayım. Bazı öğrenciler işi baştan sıkı tuttukları için son yıl çok rahat etmekte, puansal olarak kendilerini geçen arkadaşlarının önüne okul başarı puanıyla geçebilmektedir.

Bu takibi yaparken, özelikle -ortalama ayda bir- öğrencinizin okulunu ziyaret etmelisiniz. Ders durumunu, sınıf içi davranış biçim ve derslere katılma durumunu okul Rehberlik Servisi veya ders öğretmenlerinden bilgi alarak edinmelisiniz. Başarı durumunda düşüş ve yükselme olması durumunda motivasyonun nasıl yapılması gerektiğinden ileride bahsedeceğim. Ayda bir kontrol edilen öğrenci kolay kolay gözden kaçmaz ve derslerde de kolay kolay kaytaramaz; lütfen bunu göz ardı etmeyiniz.



*Unutmayacak kadar ders, dinlenecek kadar tatil. Gelelim sınava girilecek yılın öncesindeki yaz tatiline. Okulların tatil oluşu genelde Haziran’ın üçüncü haftasının sonuna denk gelir. Dershanelerin hızlandırma programının başlangıcı ise Ağustos ayının üçüncü haftasına denk gelir. Kısaca öğrencinizin yaklaşık 2 aylık tatili olacaktır. Bu süreçte yapılması gereken en doğru şey; önce dinlenmek, sonra dinlenmek, arada da biraz çalışmak olmalıdır. Tabii ki herkes için geçerli olan bir program sizlere sunmak imkanına sahip değilim. Eğer çocukların birikimleri farklı farklıysa, verilecek tavsiyenin de farklılık göstermesi gerekir.

Öğrencileri başarı düzeylerine göre gruplandırıp genellemeye gitmek gerekirse;

i)Birikimi yüksek, başarılı bir öğrenci için günlük bir saatlik bir program dahi yeterli olabilir. Bu tür öğrenciler, konu testleriyle bildiklerini tekrar etmelidir. Bilinmeyen konuları çalışmak sağlıklı bir yaklaşım değildir; çünkü yanlış yerleşen bilgileri ileride düzeltmek daha uzun süre alır.

ii)Birikimi orta düzeyde olan bir öğrenci için günde ortalama iki saatlik bir program yeterlidir. Bu tür öğrenciler de, bildiklerini konu testleri ile tekrar etme, bilmediklerinden uzak durmayı esas almalıdır.

iii)Birikimi zayıf bir öğrenci için ortalama üç saat yeterlidir. Bu öğrenciler. Özellikle bildikleri konuları (konu anlatımını da okuyarak) çalışmalı ve bilmedikleri konulara yönelmemelidirler.

Sevgili veliler, yaz tatiliyle ilgili sizin dikkatinizi iki şey üzerine odaklamak istiyorum.

1)Öğrenci mutlaka dinlenmeli; daha doğrusu ders dışı aktivitelerle zaman geçirmelidir. Çok yoğun ders çalışarak yaz tatilini değerlendirdiğini zanneden bir çok öğrenci -dershanenin ilk günlerine yorgun başladığı için- kısa sürede bıkkınlığın içine düşmektedir. Bu yüzden, öğrenci ders başlangıcını özleyecek kadar tatili hissedebilmeli, hatta okul ortamını özlemelidir. Bu heyecan iyi bir başlangıç için çok önemlidir; lütfen bunu da atlamayınız.

2)Öğrenciniz, öğrenmediği bir konuya yoğunlaşmasın. Çoğu öğrenci, bilmediği bir konuyu “öğrenip aradan çıkarmak için” yaz tatilinde çalışır. Bu çok risklidir. Çünkü yanlış öğrenilen bir şeyi doğruya çevirmek oldukça sıkıntılı ve uzun bir zaman alır; ayrıca elde edilen bilgi, sarf edilen gayrete değmemektedir.



*Okul ve dershane takibini ciddiye alın. Öğrencinizin okul ve dershane başarısını takip etmeyi son yıl daha da önemseyin. Bazı öğrencilerde okul ve dershane başarısı arasında ciddi farklılıklar oluşabilmektedir. Hemen tedirgin olmayın; dershanelerin bir kısmının genel sınav yaptığını, çocuğun da bu tür sınavlarda görmediği konulardan dahi soru çözmek zorunda kalıp düşük puanlar aldığını aklınızdan çıkarmayın. Bu yüzden, başarısızlık söz konusu olduğunda, ilgili dersin öğretmeniyle veya rehber öğretmenle görüşmeyi ihmal etmeyin; öğrenciyi hemen suçlayıcı tavırlar sergilemeyin.



*Okul ve dershaneyi birlikte yürütmek zor olabilir. Çalışma sistemini öyle ya da böyle kurgulamış öğrenciler için okul ve dershaneyi birlikte yürütmek ciddi bir sorun oluşturmaz; fakat temeli zayıf veya dağınık çalışan veya yavaş öğrenen öğrencilerde okul ve dershaneyi birlikte yürütmek sıkıntı verebilir. Bu tür öğrencilerden SBS grubu olanlar genelde ilk başlardaki umutlarını çabuk kaybederler, sürekli değişik mazeretler üreterek sık devamsızlık yaparlar. Başlamış olmanın getirdiği bir zorunlulukla dershaneye giderler. Bu tür öğrencilerden YGS-LYS grubu olanlar ise genelde, bir sonraki yıl okul olmayacağı için kolaylıkla kazanacaklarının umudu içinde bu yılı öylesine geçiştirirler.



Okul ve dershaneyi birlikte yürütemeyen öğrencilerle iyi bir iletişim kurulmalı, kendisini açık ve net ifade edebilmesi sağlanmalıdır; eğer başarılı olamayacağına inanıyorsa dershaneye gitmek zorunlu tutulmamalı, hiç değilse okul başarısına yoğunlaşması sağlanmalıdır. Ben yaklaşık yirmi yıllık meslek yaşantımda, okul ve dershaneyi birlikte yürütemediği halde zorlamalarla okul ve dershaneyi birlikte yürütmeye çalışan hiçbir öğrencide başarıya rastlamadım.



Minik bir not: İnsanları kategorize eden bir anlayışla sınıflandırmayı pek sevmem. Ortaya koyduğum yargılar geneli ifade eder; zaten Fizik’teki gibi “her serbest bırakılan cisim yerçekimi etkisiyle yere düşer” gibi kesin kabul görmüş, aksi düşünülmeyen formda bir iddia zaten Psikoloji bilimine uygun düşmez. O yüzden “temeli olmayan başarısız bir öğrencinin on ayda çok tercih edilen yüksek puanlı bir üniversiteyi kazanması pek beklenmez” demek “asla kazanamaz” anlamına gelmemeli, “genelde bu tür öğrencilerin kazanamadığı görülmüştür” anlamı çıkarılmalıdır.
 
Üst